2025 yazında İç Güvenlik Bakanlığı (DHS), Los Angeles’taki operasyonlarını “yüksek riskli adalet operasyonu” olarak kamuoyuna sundu. Yayınlanan agresif basın bültenlerinde yakalanan kişilerin “acımasız”, “vahşi” ve “en kötülerin en kötüsü” olduğu vurgulandı. Kamuoyuna çizilen tablo; katiller, cinsel suçlular ve çete üyeleriyle dolu bir suç haritasıydı.
Ancak manşetlerin arkasındaki hukuki gerçeklik çok farklıdır.
Lazaro Maldonado Bautista’yı ele alalım. Sabıka kaydı olmayan, 2021’den beri aynı şirkette çalışan, Güney Kaliforniya’da ABD vatandaşı ailesiyle köklü bağları bulunan bir kişi. Buna rağmen Haziran 2025’te düzenlenen bir operasyonda gözaltına alındı, kefalet duruşması verilmedi ve belirsiz süreli gözaltına konuldu.
Onun davası artık yalnızca göçmenlik politikasını değil, daha büyük bir anayasal soruyu gündeme getiriyor:
Yürütme organı, bir federal mahkemenin kesin kararını sadece “öneri” gibi görmeye başlarsa hukuk devleti ne olur?
Dilin Gücü: “Alien” Yerine “Noncitizen”
18 Şubat 2026 tarihli kararında ABD Bölge Mahkemesi Hakimi Sunshine S. Sykes önemli bir tercih yaptı: Göçmenlik yasasında geçen “alien” (yabancı) terimini kullanmamayı seçti.
Bu bir siyasi hassasiyet tercihi değildi; bilinçli bir yargısal tarafsızlık adımıydı. Mahkeme, Chicago Manual of Style’a atıf yaparak, makul okuyucular tarafından “rahatsız edici” ya da “dikkat dağıtıcı” bulunabilecek ifadelerden kaçınılması gerektiğini vurguladı.
Hakim Sykes’a göre “alien” kelimesi şu çağrışımları taşıyabilir:
“yabancı, tuhaf, itici, düşmanca, karşıt.”
Bu nedenle mahkeme, Yüksek Mahkeme yargıçlarının da zaman zaman tercih ettiği “noncitizen” (vatandaş olmayan) terimini kullanmayı uygun gördü.
Bu tercih, hukukun düşmanlık yüklü bir dil üzerinden değil, tarafsızlık zemininde uygulanması gerektiğini ortaya koydu.
“En Kötülerin En Kötüsü” Söylemi ve Hukuki Gerçeklik
2025 boyunca DHS, 10.000’den fazla “suçlu kaçak göçmeni” yakaladığını ilan etti. Kamuoyuna sunulan tablo, ağır suçluların hedef alındığı yönündeydi.
Ancak mahkemenin tespitine göre bu söylem ciddi bir çarpıtmadır.
Gerçek tablo şudur: Bautista gibi sabıka kaydı olmayan kişiler operasyonların asıl yükünü taşımaktadır.
Mahkeme kayıtları, DHS’in idari belgeleri fiilen tutuklama emri gibi kullandığını ortaya koydu. Oysa Yüksek Mahkeme, Arizona v. United States kararında açıkça şunu belirtmiştir:
“Notice to Appear” (Mahkemeye Çağrı Belgesi), bir usul belgesidir; tutuklama yetkisi vermez.
Buna rağmen yürütme organı bu belgeleri kullanarak gözaltı için gerekli ön koşulları aşmış, fiilen “mevcut bulunmayı” suç haline getirmiştir.
Mahkeme, hükümetin bazı ağır suçluları yakaladığı yönündeki iddialarında “bir miktar doğruluk payı” olabileceğini kabul etse de, bunun sistematik ve geniş çaplı bir gözaltı politikasını gizlediğini tespit etti.
Kuvvetler Ayrılığı Krizi
Bautista v. Santacruz davasının özünde göçmenlik değil, anayasal üstünlük mücadelesi vardır.
Bölge Mahkemesi, hükümetin gözaltı politikasını hukuka aykırı ilan ettikten sonra, Göçmenlik İnceleme Ofisi (EOIR) ülke çapında bir rehber yayımladı. Bu rehber, göçmenlik hâkimlerine mahkeme kararını fiilen göz ardı etmelerini telkin ediyordu.
Hakim Sykes bu tutuma sert bir anayasal dersle karşılık verdi.
James Madison’ın Federalist No. 47’deki sözlerine atıf yaptı:
“Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin aynı elde toplanması tiranlığın tanımıdır.”
Alexander Hamilton’ın Federalist No. 78’de belirttiği gibi, yargı “en az tehlikeli” erk olarak tanımlanmıştır; çünkü elinde ne kılıç ne de bütçe vardır — yalnızca yargılama gücü vardır.
Eğer yürütme organı, kendi hukuk yorumunu federal mahkemenin kesin kararının üzerine koyarsa, bu sadece bir “görüş ayrılığı” değildir; kuvvetler ayrılığının aşınmasıdır.
Yargı Sistemi Üzerindeki Baskı
Hükümetin karara uymaması, federal mahkemeleri aşırı yük altına soktu.
Veriler çarpıcıdır:
- 1 Ocak – 8 Temmuz 2025 arasında 165 habeas dilekçesi
- Nihai karar sonrası 6 haftada 551 dilekçe
- Ülke genelinde 400’den fazla habeas başvurusunda mahkemeler serbest bırakma kararı verdi
- Ocak ayında ICE’in 96 ayrı mahkeme emrini ihlal ettiği tespit edildi
Bu yoğunluk, sistemi fiilen kilitlemiştir.
Minnesota Bölgesi’nde bir hükümet avukatının, aşırı iş yükü nedeniyle mahkemeden kendisini “hakaret suçundan” cezalandırmasını istemesi, sadece 24 saat uyuyabilmek için yaptığı dramatik başvuru, sistemin ne kadar zorlandığını göstermektedir.
Mahkemenin Karşı Hamlesi
Hakim Sykes, “açık itaatsizlik” olarak tanımladığı bu tutuma karşı aktif bir adım attı.
İdari Usul Yasası (APA) kapsamında, hükümetin dayanak gösterdiği Matter of Yajure Hurtado kararını iptal etti.
Ayrıca şeffaflığı sağlamak için kapsamlı bir bildirim planı emretti:
- Kararın 48 saat içinde DHS ve EOIR web sitelerinde yayımlanması
- Gözaltı merkezlerinde (örneğin Adelanto ICE Processing Center) ilan edilmesi
- İspanyolca ve diğer gerekli dillere çevrilmesi
- Tutuklama anında ve ilk mahkeme duruşmasında kişilere bildirilmesi
Mahkeme, kararın gizlenmesini imkânsız hale getirmeyi amaçladı.
Anayasal Bir Yol Ayrımı
Beşinci Daire Temyiz Mahkemesi Buenrostro-Mendez v. Bondi kararında farklı bir sonuca ulaşmış olsa da, Hakim Sykes yargının görevini vurguladı:
“Yargının görevi, hukukun ne olduğunu söylemektir.”
Bu artık yalnızca göçmenlik politikası meselesi değildir. Bu, yürütmenin Anayasa ile bağlı olup olmadığına dair bir sınamadır.
Eğer hükümet, hangi mahkeme kararına uyacağını seçebiliyorsa, yargı bağımsızlığı bir illüzyona dönüşür.
Soru şudur:
“Katı” bir göçmenlik politikasının algılanan verimliliği, tam ölçekli bir anayasal krize değer mi?
Sonuç
Bu çatışmanın bedeli yalnızca artan dava sayıları değildir. Asıl bedel, herkese eşit usul güvencesi vaat eden ama bunu seçici biçimde uygulayan bir sistemin güvenilirliğinin sarsılmasıdır.
Göçmenlik gözaltısı tartışması, bugün bir anayasal sınavdır.
Ve bu sınavda mesele sadece kimin serbest kalacağı değil;
hukukun gerçekten üstün olup olmadığıdır.